İmgesel ve Örtük
Cüsseli ve kirli bir balyoz hayal edin, ancak bulutlardan yapılmış. Filmlerde gördüklerinizden -kaldı ki gündelik hayatınızda herhangi bir balyoz görme şansınız zaten oldukça düşük- ama imgelediğiniz bu balyozu, her gün gördüğünüz bulutlar ile sarın- şayet gün içerisinde ara sıra da olsa gökyüzüne doğru bakıyor ya da bakabiliyorsanız- yani "bulut" olgusuna dair zihninizde bir resim varsa.
Bu balyoz, bu yazıyı okuyan kişinin tam kafatasının merkezine iniyor ve indiği yerde devasa güller bitiveriyor. Kafatasınızdaki çatlaklardan hızla, ve hevesle oluk oluk kan akıyor. Güller, yaprakları ile kan akan yerlenizi tıkıyor. Bu tıkanan yerlerden oluk oluk akan bir diğer şey, darbeyi alan kişinin -yani sizin- var olma ve "kendini" ya da "benliğini" koruma çabası. Ne de soylu bir iş ama!
Bu işin ilginç yanı, bir diğer taraftan sakince akıp giden şeyler, darbeyi alan kişiye -yani size- sanki yitirilmiş gibi hissettirmiyor; aksine bir şekilde elde edilmiş olmaya çok daha yakınmış gibi. Siz bu şeyleri kaybetmiş gibi değil, hak etmiş gibi hissediyorsunuz. "Bu benim payım" diyor, kendi kendinize, "bunu bana verin!" diye sayıklıyorsunuz.
Özgürlüğün kokusu kişinin -yani sizin- burun deliklerinde kendine bir yer buluyor. "Kazanan kişi" olmak, "kafatası olmayan kimileri" için artık çok daha uzakta...
Sonra güller hızla açıyor ve sapları balyozun tesir ettiği alanı kıvrak biçimde sarmalıyor. Darbeyi alan kişi, darbenin şiddetiyle bir anda şunu öğreniyor; aslen ruhunun içinde hapsolduğu beden, bir kağıt kadar inceymiş. Git gide birbirine sarılan dikenlerin tümü, tıpkı sap gibi, canlı yeşil ve insan derisinin altına doğru hoş bir ivmeyle nüfuz etmekte. Dallar, bedeni sardıkça beden bir davul gibi geriliyor.
Nitekim beden, formunu koruyamıyor ve dayanamayıp yırtılıyor. Böylece ruh, kendi payına düşeni alıyor bu romantik salgından.
Açılan yaraların çeperleri, kararsızlık leşçilerinin sivri gagaları için adeta midelerimizi bulandıracak bir ziyafet sofrasına dönüşüveriyor.
Çarpık dallara konan tüm gözü dönmüş leş severler, kemirmeye başlıyor kemirmek için geldikleri her bir yeri. Kopan her parça da benlik var ve her biri de karın doyurucu. Bu toz pembe vahşet, zamanda kendine bir pozisyon buldukça her şey, bu manzaraya tanık olan herkese daha da haz vermeye başlıyor.
Sonra uyku çalanlar, hepimizin yakından tanıdığı uyku hırsızları, ilerideki vadinin ardından adeta bir sis gibi beliriveriyor. Arka planda "The Swans" çalıyor.
Hırsızların elinde anlamsız kelimeler ile örülmüş çuvallar var. Çuvalları var güçleriyle rüzgara doğru silkiyorlar. Ağzı açık olan her bir çuvaldan ilahi arzuların savrulduğu uzaktan da olsa herkes tarafından görülebiliyor.
Rüzgar ile dans ederek süzülen her bir arzu, aniden çakan şimşeklerin kırbaçvari tokadı ile küle dönüşüveriyor. Tam bu esnada leş severler, şimşeklerin çaktığı yere doğru yavaşça kanat çırpmaya başlıyorlar; ta ki gözden kaybolana dek. Kanatlarının sesleri, kırmızı şimşekleri sofraya davet ediyor.
Balyozun indiği yer, artık kan havuzunda yüzen görkemli bir gül bahçesi demek doğru olur. Yanlış olan şey ise bu manzaranın birkaç saniye sonrasındaki esrarengiz değişimi...
Güller, birikmiş bütün kanı aniden içlerine çekiveriyor ve bir anda kuruyorlar. Toprak sandığımız şey, artık kuru.
Dökülen ve yere düşmeden kuruyan her bir yaprak, koca bir yılan edasıyla bir insana değil, o insanın silüetine sarmalanıp kendi yansımalarını boğuyor.
Hiçbiri ya da hiçbir şey artık canlı ya da yeşil değil. Dalların hepsi yavaşça kuruyor. Çatlamaya başlıyorlar ve de yere düşmeye. Sarmaladıkları varlık sonunda açığa çıkıyor; ziyafetten artakalan bir insanın çırılçıplak gölgesi. Gölge yavaşça silikleşip hava boşluğunda, sağa sola kıvırtarak kaybolmaya başlarken elinde bir şey tuttuğu fark ediliyor. Gölgenin kayboluşu ile yerçekimine karşı koyamıyor ve yere düşüyor. Çünkü yerçekimine hiçbir şey karşı koyamaz.
Obje, yere düşünce sadece şiddeti vasıtasıyla kendini hissettiriyor ve herkese kendini tanıtıyor. Herkes, onun ne olduğunu idrak ettiğini belli edermişçesine başını eğiyor ve arsızca sırıtıyor. Göz ucuyla birbirlerine bakıyorlar.
Böylesi ilahi bir şiddet, nitekim bulutlar kadar hafif olan, özel balyozumuza özeldir. Hatta "Mjölnir" bu hikayeyi okusa depresyona girer!
Balyoz yere indiği an yeryüzünün kabuğu çatlıyor, çatırdıyor. Gezegen sarsılıyor, kıvrılıyor, yırtılıyor, haykırıyor, soyuluyor, ufalanıyor, dağılıyor.
Üzerinde yaşayan herkes, boşluğa doğru düşüyor, avazları çıktığı kadar haykırarak süzülmeye başlıyor.
Her şeyin sonunda, bir avuca sığmayacak kadar küçük ancak gözleri kamaştıracak kadar da parlak bir taş ilahi bir güç tarafından havada asılı bırakılıyor.
Ve görüyoruz ki bu taş, her şeyin başında kan gölüne akseden herhangi bir yıldızın görkemli parıltısı.
Bir gece göğe doğru bakarsanız, belki bu yıldızı görebilirsiniz. Kim bilir, belki de hepimiz, tam o esnada ona bakıyor oluruz.